BİRİ GELİR, BİRİ GİDER


Biri Gider, Biri Gelir

Ramazan ayı…
Birlik, beraberlik, dayanışma ve merhametin en yoğun hissedildiği zaman dilimi. Sofraların paylaşıldığı, gönüllerin yakınlaştığı bu mübarek ayda insan, ister istemez aynı soruyu soruyor:
Bu kadar acının, bu kadar gözyaşının ortasında gerçekten neyi paylaşıyoruz?
İslam coğrafyasında savaş, kan ve gözyaşı dinmek bilmiyor. Özellikle Ortadoğu’da bitmeyen gerilim, dış müdahalelerle daha da derinleşiyor. Güç mücadeleleri, siyasi hesaplar ve çıkar ilişkileri, bölge halklarını ağır bir bedel ödemeye zorluyor. Ne yazık ki birçok ülke kendi iradesiyle değil, küresel dengelerin dayattığı sınırlar içinde hareket etmek zorunda kalıyor.

Türkiye ise bu karmaşanın ortasında farklı bir yerde durmaya çalışıyor. Son yıllarda izlenen dış politika sayesinde, bir dönem neredeyse tamamen kopan bölgesel ilişkilerin yeniden kurulduğunu görüyoruz. Bugün Türkiye’nin arabuluculuk yapabilecek bir konuma gelmiş olması, küçümsenmeyecek bir kazanımdır. Bölgede artan itibarı da bunun bir göstergesidir.
Ancak dış politikadaki bu görece başarı, içeride aynı ölçüde hissedilmiyor.
Ekonomik sıkıntılar giderek derinleşiyor. Savaşların etkisiyle artan enerji fiyatları, zaten zor durumda olan dar gelirliyi daha da zorluyor. Hayat pahalılığı artık istisna değil, gündelik hayatın sıradan bir gerçeği haline gelmiş durumda. Bu tablo karşısında alınan önlemler ise çoğu zaman yetersiz kalıyor.
Örneğin aylardır konuşulan emekli bayram ikramiyesi…
Artması beklenirken yerinde sayması, savaşla ya da dış gelişmelerle açıklanabilecek bir durum değil. Emekliler ve dar gelirliler geçim mücadelesi verirken, bu tür konuların çözümsüz kalması toplumdaki rahatsızlığı büyütüyor.
Nitekim bu rahatsızlık sandığa da yansımıştı. 2023 seçimlerinde verilen mesaj açıktı: bir uyarı.
Bugün ise o uyarının dikkate alınmadığını düşünen geniş bir kesim var. Tepkiler giderek artıyor ve bu kez daha sert bir karşılık verilmesi ihtimali konuşuluyor.
Oysa böylesine hassas bir dönemde en çok ihtiyaç duyulan şey, güçlü bir iç dengedir.
Sadece savunma sanayiinde ilerlemek ya da dış tehditleri bertaraf etmek yetmez. Aynı zamanda adalet duygusunun güçlendirilmesi, toplumsal huzurun sağlanması ve ekonomik yükün adil paylaşılması gerekir. İç cephe zayıfsa, dışarıdaki başarıların kalıcılığı da tartışmalı hale gelir.

Diğer tarafta muhalefet…
Orada da tablo çok parlak değil. Süregelen çekişmeler, dağınık görüntü ve proje eksikliği, toplumda güçlü bir alternatif algısının oluşmasını engelliyor. İktidar yıpranmış olabilir; ancak muhalefetin bu yıpranmayı avantaja çevirebildiğini söylemek zor. Görünen o ki iki taraf da birbirinin zayıflığına güveniyor. İktidar, muhalefetin dağınıklığına; muhalefet ise iktidarın yorgunluğuna bel bağlıyor.

Peki ya vatandaş?
İşte asıl mesele burada düğümleniyor.
Çünkü bu denklemde değişen sadece aktörler oluyor; sonuç ise çoğu zaman aynı kalıyor.
Eğer gerekli adımlar atılmazsa, tablo değişmeyecek:
Biri gidecek, biri gelecek…
Ama vatandaşın hanesine yazılan pek bir şey olmayacak.
Oysa bu ülkenin insanı artık şunu istiyor:
Yoklukta değil, varlıkta buluşmayı.
Geçim derdiyle değil, gelecek umuduyla yaşamayı.
Türkiye, hem içeride hem dışarıda güçlü olmak zorunda.
Bunun yolu da sadece sözden değil, somut ve adil adımlardan geçiyor.    

Mehmet Akpınar

YORUM EKLE