SİYASET, FERASET VE ÖNGÖRÜ


SİYASET, FERASET VE ÖNGÖRÜ

Türk milliyetçiliğini ve ülkücü hareketi dar bir siyasi şablona sıkıştırmak mümkün değildir. Her şartta ülkenin menfaatine ve Türk dünyasının ihtiyaçlarına göre pozisyon alabilen bir kabiliyete sahiptir. Bu yaklaşım, siyasi pragmatizmden ziyade devletin ana omurgasını koruma refleksine dayanır. Esasen Türk milliyetçiliği, devletin kuruluş felsefesidir; ana omurgasıdır ve siyaset ötesi bir anlayışı gerektirir. Bazı çevrelerin ya anlamadığı ya da anlamak istemediği husus da budur. Türk milliyetçilerinin ve ülkücülerin tarihî kökleri, fikrî çizgisi, ufku ve duruşu bellidir. Gelişen şartlara göre bazı siyasi mutabakatlar sağlansa, farklı söylemler dile getirilse de özünde Türk milletinin bekası, Kızılelma ve Turan ülküsü vardır.

Yakın siyasi tarihimize bakıldığında, bu anlayışın çarpıcı örneklerini görmek mümkündür. 1991 seçimlerinde Refah Partisi ile ittifak yapan MHP’nin (o tarihteki adıyla MÇP) DYP–SHP koalisyonuna destek vermesi; 1995 seçimlerinde ortaya çıkan tabloda, Türkeş’in Refah Partili bir koalisyon yerine merkez sağ bir koalisyonun kurulması için çaba göstermesi birbiriyle çelişen tutumlar değildir. Bu kararlar, PKK’nın siyasi uzantısının önünü kesmek ve hızla 28 Şubat sürecine sürüklenen ülkeyi koruma refleksiyle alınmıştır. Nitekim sonraki gelişmeler, o dönem yoğun eleştirilere maruz kalan bu yaklaşımın arkasındaki gerekçeleri daha görünür kılmıştır.

1999 yılında TBMM’nin ikinci büyük partisi olan MHP’nin, “Refah ve Doğru Yol dinlensin” anlayışıyla DSP ile koalisyon kurması da aynı perspektifin bir sonucudur. Bu tercih, dönemin şartları içinde farklı kesimler tarafından eleştirilmiş olsa da ilerleyen yıllarda Refah Partisi’nin bölünmesi ve DYP ile ANAP’ın siyaset sahnesinden çekilmesi, yapılan değerlendirmelerin arka planını daha anlaşılır hâle getirmiştir.
Özellikle PKK ve Fetullah Gülen yapılanması konusunda hükümete en sert eleştirileri yönelten MHP’nin, 2016’daki FETÖ darbe girişiminin ardından AK Parti ile ittifak yapması da yine devleti koruma refleksinin bir ürünüdür. Darbe girişiminin başarılı olması hâlinde ülkenin karşı karşıya kalabileceği tablo düşünüldüğünde, bu kararın hangi kaygılarla alındığı daha net anlaşılmaktadır.

ABD ve İsrail’in Ortadoğu’yu istikrarsızlaştırdığı bir dönemde; Türkiye’de ve bölgede PKK’ya silah bıraktırmak, terörü sona erdirmek, iç cepheyi sağlam tutmak ve komşularla güven zeminini güçlendirmek amacıyla başlatılan “Terörsüz Türkiye” süreci de bu çerçevede değerlendirilmelidir. Sürecin sonucunu zaman gösterecektir. Bu konuda çeşitli kaygılar bulunmakla birlikte, ülkenin geleceği adına olumlu sonuçlar doğurması temenni edilmektedir. Zira böylesine uzun, zor ve riskli süreçlerde karar almak, günlük siyasi hesapların ötesinde bir sorumluluk gerektirir. Nitekim “Ülke elden giderse neyin siyasetini yapacağız?” yaklaşımı, bu bakış açısının bir
ifadesidir.

Yakın siyasi tarihimizde yaşanan bu gelişmelerin hemen hepsi tartışmalı olmuştur. Hem Türkeş hem de Bahçeli, bu nedenle yoğun eleştirilere maruz kalmıştır. Türkeş’e yöneltilen eleştiriler zamanla geri planda kalsa da hafızalarda yerini korumaktadır. Bahçeli’ye yöneltilen eleştiriler ise çoğu zaman eleştiri sınırlarını aşarak sert kampanyalara dönüşmüştür.

Sonuç olarak siyaset, çoğu zaman günlük gelişmeler üzerinden şekillenir; ancak devlet yönetimi geniş bir ufuk, derin bir öngörü ve güçlü bir feraset gerektirir. Bu nedenle siyasi değerlendirmeler yapılırken sadece anlık gelişmelerle değil, daha geniş bir perspektifle hareket edilmelidir. Aksi hâlde yüzeysel yorumların ülkeye somut bir katkı sağlaması mümkün değildir.

Mehmet AKPINAR

YORUM EKLE